Mario Levi'den 'Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy'
 Pınar Baltacı

Mario Levi’den “Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy”

Mario Levi’den “Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy”
Decrease Font Size Increase Font Size Text Size Print This Page

Tarihe tanıklık etmiş bir kent olan İstanbul’u anlatırken, ona bu tanıklıkta daima yol arkadaşlığı etmiş Kadıköy’den bahsetmemek tarihi yanıltmak olur kuşkusuz… Bu yol arkadaşlığında İstanbul’u yazan birçok değerli kalemin Kadıköy’de yaşamış ve hala yaşıyor olmasının payı büyük… Kadıköy Life sayfaları bu defa tarihe not düşen bir Kadıköy duayeni Mario Levi için aralanıyor. Yepyeni Kadıköy kitabıyla, okuyucuyu bir cuma günü Kadıköy’de misafir ediyor değerli yazar, beni ise rüzgârlı bir akşamüstü Moda’daki evinde… Mario Levi ile Moda’dan dünyaya bakıyor, İstanbul’u konuşuyoruz.

“Neler yapıyor bugünlerde Mario Levi?” diyerek başlıyorum söze. Oldukça üretken olan bir yazardan alınabilecek yegâne cevabı alıyoruz: “Bugünlerde işini ciddiye alan her romancı gibi yeni bir roman yazıyorum.” Levi’nin Kadıköy üzerine yazdığı son romanı “Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy”, esasında 7 cilt olarak hazırlanacak bir serinin ilki… İstanbul’un başka semtlerinde geçecek serinin diğer kitapları ise neredeyse hazır: “Sırada Şişli kitabı var. Ardından onu Eminönü ve Beyoğlu kitapları izleyecek. Bunlar hazır olanlar… Kalan üç kitap ise Adalar, Suriçi yani Balat, Ayvansaray ve Anadolu Yakası’nın Boğaz şeridinde geçecek. Ancak bu kitapların hiçbiri birbirinin devam değil, hepsinde bambaşka hikâyeler var. Devamlılık sadece insan öyküleri üzerine, karakterler tamamen farklı. İstanbul, tarihi dokusu olan derin bir şehir… Bu anlamda okuyucu, insan hikâyeleri aracılığıyla İstanbul’a da şahitlik edecek.”

Mario Levi
GİTMEYİ DEĞİL, KALMAYI SEÇEN KARAKTERLER…

“Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy”, tek bir cuma günü sabahın erken saatlerinden gece geç saatlere kadar Kadıköy’ün farklı hikâyelerine doğru bizleri bir yolculuğa çıkarıyor. Farklı yaş, inanç ve dinlere sahip bu insanlar, hayata aynı semtten ama bambaşka pencerelerden bakıyor. Mario Levi, şöyle anlatıyor kitapta yer alan karakterleri: “Okuyucu bir yandan yaşlanmış eski bir kemancının hayatına tanıklık ederken, öte yandan 50’li yaşlarda işini kaybetmiş bir bankacının yaşadığı bunalımı görüyor. Diğer taraftan, yaşlanmış ve ordudan atılmış bir deniz subayına dönüyor gözler, oradan da Bursa’dan İstanbul’a gelmiş genç bir kadının hayata tutunma çabası… Daha ötede bir dövmeciyi tanıştırıyorum sizlerle, yönümüzü biraz çevirince işinde başarılı olmuş ama kızıyla problemlerini bir türlü aşamayan bir kadının hayatına tanıklık ediyorsunuz. Farklı statüde olan bu insanlar, yaralarını sarmak için sıkı sıkı tutunuyor hayata. Hiçbiri yaşam mücadelesinden kaçmış ve kaybetmiş karakterler değil. Hayata tutunuyor ve kendilerini var etmek için bir çaba gösteriyorlar. Bazen de kendileri için o kadar anlamlı işler yapıyorlar ki, bu yaralarıyla yaşamayı da öğreniyorlar. Kısacası gitmeyi değil, kalmayı seçmişler.”

“KADIKÖY’DE KOZMOPOLİT BİR YAPI HÂKİM”

Kendisini bir Kadıköy aşığı olarak tanımlayan Mario Levi’ye göre; “Kadıköy topyekûn aydın bir semt… Gerçek Kadıköylüleri kesinlikle aydın insanlar olarak tanımlıyorum. Ve ayrıca Kadıköy’e gelenler de bu havaya uyum sağlıyor. Uyum içinde olmayıp, burayı sevmeyenin gelmesi de mümkün değil zaten. ‘Kadıköylü olmak’ diye tabir edilen bir Kadıköylülük kimliği var kesinlikle. Aydın, duyarlı ve hatta romantik insanlar Kadıköylüler… Tüm bu özelliklerde Kadıköy’ün eski bir yerleşim yeri olmasının ve kozmopolit yapısının da payı oldukça büyük. Farklı inanç ve görüşteki birçok insanı bağrında taşıyabilmiş. İstanbul’un bugün en aydın semtleri ve ilçeleri, geçmişinde mutlaka kozmopolit bir yapı olan bölgelerdir. Şişli, Beşiktaş ve Beyoğlu’nu da bu anlamda örnek gösterebiliriz.”

Bir Cuma Rüzgarı Kadıköy
“KÜLTÜR-SANAT FAALİYETLERİ DAHA DA ARTMALI”

Kadıköy’de son yıllarda giderek artan kültür-sanat faaliyetlerini de değerlendiren Levi, bu anlamda dergimize şunları aktarıyor: “Kadıköy’de çok fazla kültür-sanat faaliyeti var ve bence dahası da olmalı. Çünkü Kadıköy bunu kaldırır. Bildiğim kadarıyla bugünlerde irili ufaklı 50’den fazla tiyatro topluluğu bulunuyor. Tiyatronun uzun bir kriz sürecinin ardından yeniden Kadıköy’de canlandığını görmek beni mutlu ediyor. Bunun yanında çok fazla sanat galerileri ve kitap kafeler açıldı. Hepsi önemli gelişmeler… Festival sayıları daha da artabilir. Kadıköylüler olarak yenilikleri merakla bekliyoruz.”

“BİZ BİR GÖÇ ÜLKESİYİZ”

Diğer taraftan yepyeni bir kitap dizisine daha başlayan Mario Levi, bu yeni kitabında 16. yüzyılda İspanya’dan İstanbul’a göçü anlatıyor. “Çok seviyoruz biz göç hikâyelerini değil mi?” diye giriyorum araya, “Evet” diyor Levi: “Seviyoruz, çünkü biz bir göç ülkesiyiz. İstanbul’da üç kuşaktır yaşayan her ailenin tarihinde mutlaka bir göç hikâyesi vardır. Kafkasya, Rumeli, Anadolu hiç fark etmez. Başka bir yere ait olan insanlar, İstanbul’a girdi yüzyıllar boyunca. Hâlâ da devam ediyor bu süreç. Tarihe baktığımızda İstanbul sadece Türkiye’den değil, dünyanın birçok ülkesindeki insanları kabul ederek bağrına bastı. Bu yüzden göç hikâyelerini seviyoruz, ruhlarımıza hitap ediyor. Mesela bugünlerde çok sayıda Suriyeli göçmeni ağırlıyoruz. Yıllar sonra da onların hikâyelerini yazacak birileri mutlaka çıkacaktır.”

“BİR TEK İSTANBUL YOK”

Son olarak İstanbul kent kimliğini konuşuyoruz. “Herkesin biraz kafası karışık bu konuda malum, İstanbul’un da dâhil” diyor ve bırakıyorum sözü Mario Levi’ye: “İstanbul’un kafasının karışık olmasının temel nedeni, bir tek İstanbul’un olmaması. İstanbul diye bir şehir var, evet ama içine girdiğinizde birden çok İstanbul olduğunu görüyorsunuz. Her semtte de bambaşka dünyalar var. Bugün artık homojen bir İstanbul kimliğinden bahsetmek hiç kolay değil. Bu sebeple şartları çok fazla zorlamamak gerektiği kanaatindeyim. Farklılıkları olumsuz olarak değerlendirmiyorum ama bana kalırsa güzel bu yapı… Herkes kendisine uygun hayat görüşü, siyasi yapısı gibi faktörleri göz önünde bulundurarak bazı semtleri seviyor ve oralarda kendine bir yaşam kuruyor. Benim aşık olduğum İstanbul’un en güzel semti olarak nitelendirdiğim Kadıköy’ü sevmeyenler çok. Ben de Fatih’i sevmiyorum mesela. Saygılı olmak lazım… Bunun yanında yeni İstanbul’u da bir türlü sevemiyorum. Hani şu büyük büyük plazaların dikildiği yeni semtler… Mecbur olmadıkça yaşamam sanırım oralarda. İşte İstanbul’un kafası bu yüzden çok karışık, böyle de devam edecek gibi gözüküyor.”

Bunu paylaş:
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •   
  •   
  •  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir